Mayıs 31, 2010

çooookkk tembelim...

Biliyorum çok tembellik ettim, kendi haline bıraktım blogumu ama yakında daha güzel yazılarla dönücem.


Umarımmm ... :D


Nisan 08, 2010

Ağlamak İstiyorum ...

Evet. Ağlamak istiyorum. Daha önce 'Sevgili Sevgilim' başlıklı yazımda ondan birazcık bahsetmiştim. Çok çalışan, sağlığına fazlaca dikkat etmeyen, azcık huysuz ama tatlı mı tatlı sevgilimden. Hafta içi yoğun çalışma temposuna rağmen iki üç saatte bir arayıp karnım tok mu, dersim var mı, mutlu muyum diye beni yoklayan sevgilimle altı gündür günde sadece bir defa ve ortalama iki dakika telefonla görüşebiliyoruz. Çünkü tamı tamına altı gün önce sevgilim Tayland'a gitti.
Aslında bu açık açık bir iş seyahati. Yani keyfi olarak seçilmemiş bir programa dahil oldu sevgilim ama yine de taa oralara gitmek zorunda kalmasından nefret ettim. Neden olacak Tayland işte ! Daha ne olsun !
Açıklayayım...
Coğrafya derslerini kravatını bile kıpırdatmadan anlatma yeteneğine sahip bir coğrafyacımız vardı lisede. Kulakları çınlasın konusunda uzmandı hocamız. Ama derin eğitsel eksiklikleri vardı bence. Her neyse. Bu sebeple özellikle ülkeler coğrafyasında berbat bir bilgi dağarcığım var. Sevgilim bana iş seyahati için Tayland'a gideceğini söylediğinde, gözümde Tayland'ın dünya haritasındaki yerini bile canlandıramadım. Aradan baya bir zaman geçti. Gündelik koşuşturmacalar, benim sınavlarım kurslarım derken bu gezi işini unuttum gitti. Ancak geçen hafta gelip de sevgilim ben iki gün sonra yola çıkıyorum deyince içimde bir panik yeli esmeye başladı ve soluğu nette aldım. Tayland-Bangkok-Pattaya üçgeninde bir seyahat programı olduğunu öğrenince, biraz araştırma yapmamın iyi olacağını düşündüm ve ilk işim bu ülkenin dünya haritasındaki yerini bulmak oldu.
Aman tanrım !
Bir de baktım çok uzak. Zaten yolculuk yaklaşık on saat sürüyormuş. Üstelik aktarma olmadan direkt İstanbul'dan gerçekleşti uçuşu. Ülkeyi tam olarak haritada bulduktan sonra, kafamda genel bir profil çizebilmek amacıyla foto galerilerine girdim. Muhteşem deniz, masmavi sahiller, uçsuz bucaksız kumsallar gerçekten çok çekici görünüyordu. Ancak ilerleyen sayfalar benim için pek de iç açıcı olmadı. Zaten yirmi dört saat uyumayan şehir tanımlaması kafamda bazı şeyler oluşturmuştu ama fotoğraflar tam olarak aydınlattı beni.
Sokaklar, satıcılarla dolu sokaklar, bizim sosyete pazarlarını andıran cıvıl cıvıl rengarenk sokaklar yarı çıplak kadınlarla doluydu. Yani tüm fotoğraflarda seyyar fahişeler kaynıyordu vesselam. Ahh dedim içimden. Bu da ne böyleee ;( Son derece unhygienic görüntüler vardı ve ben bu durumdan epey rahatsız oldum. Bunun yanı sıra tüm ülke Tai masajıyla ün salmış onu öğrendim. Bizim yere uzanan insanın üstüne çıkıp sırtını katır kutur ezerek yaptığımız ilkel masajın daha sağlıklı ve de teknik figürlerle bezenmiş halini gördüm Tai masajında. Gitmeden önce yaptığım tek şey sevgilime özellikle hijyenik bir ortamda bu masajdan yaptırması, temiz olmayan hiçbir şeyi yememesi ve ilişkimizin sınırlarını zorlamadan ve benim tepemin tasını attırmadan güzel güzel eğlenmesini tembihlemek oldu.[ Baya tutucu ve geleneksel bir yapıda olduğumu söylemiş miydim daha önce ? :D ] Neyse ki çok uzaklara gitmesine rağmen iletişimimizi kaybetmedik. Wirofon sağolsun pek yardımcı oldu bu konuda. Oradan aldıkları telefon hattı da işe yaramadı değil. İki ülke arasındaki zaman farkı yaklaşık beş saat olunca, ya gecenin ya da sabahın bir kör saatine denk geldi konuşmalarımız, orası da ayrı mevzu tabi ki :P
Şükürler olsun ki şu anda dönüyor. Yaklaşık sekiz saattir uçakta. Gelince bana gördüğü Mercan adasını, fillerin ve timsahların şovlarını, orada yaz mevsimi olduğu için denize girip şortla gezdiğini ve daha bir çok şeyi ballandıra ballandıra anlatacağından eminim. Bu gezi hikayesi gündemimizi epey bir meşgul edeceğe benziyor. Olsun varsın. Yeter ki gelsin de ben de bu terkedilmiş köpek yavrusu duygularımdan sıyrılıp, rüyalarıma kadar giren çekik gözlü mini mini kadınlardan ve parıl parıl parlayan som altın buda heykellerinden kurtulayım biran önce :P
BİTTİ ...

Mart 20, 2010

Yolda giderken ayağım takıldı yere düştüm. Yerde bir harita buldum. Ne haritasıydı ... ?

Uzun zamandır ihmal ettim blogumu. Aslında bu duruma çok üzülüyorum. Yani Facebook'ta Farmville'e harcadığım vakti, blogumu şenlendirerek geçirmek daha kıymetli benim için, ama diyet gibi birşeymiş blog yazarlığı. Tam ve kararlı bir başlangıç yapmadan devamı gelmiyor. Her pazartesi diyete başlayan hanımlar gibi, salı günü su böreğini görünce dönüveriyorsun niyetinden işte. Defalarca ''yeni kayıt'' yapıp yapıp sildim. Neden yayınlamadım onu da bilmiyorum ya neyse.

Fasa fiso şeyleri boşvereyim de sadede geleyim. Şimdi konu başlığını okuyup da nedir bu harita meselesi diyeceksiniz. Aslında bir hiç. Harita falan yok. Zaten yolda giderken de düşmedim ben. Bu başlık içimdeki kocaman metafordan başka birşey değil. Son zamanlarda gazetelerde, dergilerde, internette,sayısız blogda bir sürü özgün yazı okuyorum. Haberleri takip ediyorum. Özellikle nette gezen haberler hep görsel ögelerle desteklenmiş. Haberi ya da yazıyı okumaya niyetlenen insanlar öncelikle resimden etkileniyor. Herkesin dikkati çekecek uygun konu başlıkları olmadığını farkettim. Zaten yazıların da çoğunun içi boş. Defalarca aynı haberleri yayınlayan sitelerden bıktım. Sadece bir ürünü tanıtmak için açılmış bloglardan da. Ya da hayatından kesitler sunup sunup birden herşeyden elini eteğini çeken blog yazarlarından. Kimse beni okumuyor, takip etmiyor diye düşünüyorlar sanırım. Olsun ya. Varsın kimse okumasın. Sen içindekileri dök. Yaratıcılığının ufkunu genişlet, sınırlarını zorla mesela. Kimsenin bilmediğini anlat,ya da herkesin bildiğini kendince yorumla. Dünyanın bir yerinde seni okuyan biri var mı diye kasma mesela. Eğer herkes bu blog yazarları gibi düşünseydi ne olurdu acaba ?

BİTTİ ...

Şubat 23, 2010

off ki ne offf ...

off ki ne offf ...

şimdi başlayacaklar yine , neden küçük harfle yazıyosun, neden imla kurallarını bozuyosun falan diye... napiim napiim konuşma dilinde yazmak çok işime geliyo, araya imla kurallarını da sıkıştırınca keyfim kaçıyo, düzen manyağı olup çıkıyorum. buraya ünlem mi gelmeli yoksa üç nokta mı yapsam, noktalı virgül koyup devam mı etsem... tam aklıma bomba bi cümle geliyo, virgüldü noktaydı derken keyfim kaçıyo, benim gümbür gümbür cümlem sönüyo puff diye :D

herneyse,

son zamanlarda durmadan twitterda millet 140 karakterle nasıl edebiyat parçalamış ona takıldım. yahu elinde topu topu 140 karaktercik var. nası etsem de ıkınıp sıkınıp ben o 140 karakteri atasözünden bozma vecizemle doldursam diye uğraşıyo. bazıları _evet hak yemiycem_ çok sıkı laflar döşemiş, ama çoğu anlaşılmaz bıdı bıdılardan ibaret.
bazıları ki şöyle göstereyim :

1) İlla bir cenaze töreninde olmam gerekiyorsa tabuttaki olmayı tercih ederim.

2) Ayak seviciliğini bile anlarım da ırk seviciliğini hiç anlayamam. Bir insan hiç tanımadığı o kadar çok insanı nasıl sever ?

3) Küfür yemekten korktuğumuz için başarılı olmuyoruz. Kim "vay ipnenin evladı süper yapmışsın" diye Türk usülü takdir cümlesi duymak ister ki?

4) Çinliler “kağıdı bulduk, kitap yaparız” diye sevinirken bizimkiler kesin “yaşasın, masanın ayağı sallanmayacak artık” diye sevinmiştir.

ya o kadar çok var ki dün akşam oku gül oku gül, yarıldım vallahi.
neyse derdim buydu...
_çok popüler kültürvari oldu bu yazım yahu _

BİTTİ...

Şubat 17, 2010

Kürkçü Dükkanım

Epey zamandır uğramıyordum bloguma. Daha doğrusu arada açıp bakıp blogdaşlarım neler karalamış, nasıl döktürmüşler bakıyor, okuyor, kendi blogum da böyle yalnız kaldı diye içlenip kapatıyordum. Önce bir tema ayarlaması yaptık kardeşimle. Şöyle havası değişsin, nefes alsın yeniden blogum dedim. Bu sebeple artık haftalık yazılarıma geri dönmeye karar verdim.

Çok ama çok yorgun bir dönemden geçiyorum. Kpss ye çalışmak o kadar uzun ve de yorucu bir serüven ki, bazen insan yaşadığı o koşuşturmacanın içinde ne kadar çok şey kaybettiğini anlayamıyor. Eğer hergün gözümü açar açmaz gazete okumak gibi bir alışkanlığım da olmasa dünyada neler olup bitiyor hiç haberim olmazdı. Güzel ve yalnız ülkemin güzide gazetelerini doya doya karıştırırken, aslında blogda yorumlayıp yeni bir bakış açısıyla tekrar yaratabileceğim öyle çok malzemem oluyor ki... Her seferinde bunu bloga yazmalıyım ne kadar da ilginç diye not alıyorum ama ... Nafile...

Her neyse ...
Bu haftadan itibaren biriktirdiğim malzelemeleri harmanlayıp yazmaya başlayacağım.
Bekleyin... :D

BİTTİ ...

Ocak 17, 2010

Tek kelimeyle : Muhteşemdi !!!

Daha gösterime girdiği ilk günden itibaren gitmek için can attığım, ancak etütten ve çalışmalarımdan bir türlü fırsat bulup da gidemediğim meşhur filmi nihayet izlemiş bulunuyorum. Bunca zamandır sözü edilen, eleştirilen, övülen ve de yerilen bu film benim tarafımdan ancak şu şekilde etiketlenebilir : 'MUHTEŞEM' .

Yer : Pandora
Tarih 2154

Bir gaz devinin yörüngesinde dönen Pandora'da yaşayan Na'vi halkı, incecik, sırım gibi bedenleri, üç metreye uzanan boyları, geceleri ışıl ışıl parlayan masmavi tenleri ve tıpkı anne karnında her bebeğin sahip olduğu kordonu andıran gizemli uzun saçlarıyla herkesi büyüledi. Aslında kimseye bulaşmayan Na'vilerin başına ne geldiyse, yaşadıkları yer Pandora yüzünden geldi. Çünkü Pandora dünyada çok değerli olan bir madenin tam üzerine kurulmuştu. Bu sebeple dünyadan kopup gelen bilim insanları ve asker tayfası tarafından sürekli rahatsız edilen bu halk çok zehirli okları ile onları topraklarından uzaklaştırmaya çalışıyordu.

Anlat anlat bitmez bu filmi hikayesinden ziyade faklılıkları ile ele almakta fayda var. Filmde kullanılan teknoloji beni baya dehşete düşürdü. Filmi 3D sinema tekniği ile yaratmalarının dışında, Na'viler için bir linguist tarafından oluşturulmuş özel bir dil bile mevcuttu. Koca koca 3D gözlükleri ile izlediğimiz filmin tek bir sahnesini dahi atlamamak için gözlerimi dört açtım. Neler gördüm neler...

Yüzen dağlar, çığlık çığlığa uçan ejderhadan bozma İKRANlar, bu ikranları kovalayıp duran alev rengi çılgın TORUKlar, kutsan doğa anne EYWA, binlerce Na'vi nin barındığı devasa ağaç ev, ışıltılı ruh ağacı ve onun minik deniz anası yavrularını hatırlatan bembeyaz tohumları, ölenler için yaptıkları, ilkel kabile insanlarını çağrıştıran büyülü dua dansı ..




Anlatmakla bitmeyecek bir hikaye yaratmışlar kısacası. Üç saat kadar süren filmi bir solukta izledim. Hikayede yer alan ilkel Na'vi halkına inat son teknoloji teçhisatı ile Pandora'ya saldıran insanlar, bana ilkelliğin ve teknolojinin çatışmasını andırdı. Salvador Dali'nin resimleri kadar sürrealist olan film insanların hayal güçlerinin sınırlarını nasıl zorladığını ortaya koymuş.

İlkelliğin en yalın hali ile teknolojinin vardığı son noktanın buluştuğu bu filmi herkesin özellikle de bilim kurgu severlerin izlemesini şiddetle tavsiye ederim. Şimdiden iyi seyirler.

BİTTİ...

Ocak 11, 2010

Hayat çok boşş ...

Herşey çook sıkıcı ...

Chopin dinleye dinleye bu hale mi geldim ben yaa ...

Uçuyorum kaç gecedir onunla...

Rüyamda piyanonun üstünde yatıyorum bazı geceler ...

Acaba rap dinlesem kendimi subwayde bereyle kafa üstü dans ederken mi görürüm ???

Ne dersiniz ?

BİTTİ ...